Son iki yıl içerisinde dünyanın en büyük üç organizasyonunu yaşadık. Önce 2024 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları, ardından 2025 Milano Kış Olimpiyat Oyunları ve şimdi de, her ne kadar devam ediyor olsa da bizim için bitmiş olan 2026 Dünya Futbol Şampiyonası’nı geride bıraktık. Ancak özellikle son organizasyon olan Dünya Futbol Şampiyonası’nın ardından dedikoduları bir türlü bitiremedik ve suçlu aramaya devam ettik. Dünyanın en büyük bu üç organizasyonundan ülke olarak aldığımız kötü sonuçlardan hâlâ ders çıkaramamış olmamız hem düşündürücü hem de üzüntü verici bir durumdur.
Böylesine büyük organizasyonlarda kazanılan deneyimlerden sonra, özellikle ülkemizde sporu yönetenlerin her defasında, “Dersimizi aldık, bundan sonra çok daha iyi hazırlanarak daha iyi sonuçlar alacağız.” söylemleri sahiden artık kabak tadı vermeye başladı.
Burada yeri gelmişken; 2026 Dünya Futbol Şampiyonası’na katılan 48 ülke içerisinde 474 milyon avroluk kadro değeriyle 13. sırada yer alan Türkiye; Fas, İsveç ve birçok güçlü rakibini geride bırakan ekonomik kapasitesi sayesinde son 16, hatta çeyrek final için önemli adaylardan biri olarak gösterilirken, grupları geçemeden eve dönmesi, bir başarı hikâyesi yazmak yerine büyük bir başarısızlık olduğunu ve hâlâ ders almamış olduğumuzu göstermektedir.
Ayrıca bizim gibi başarısız olan birçok ülkede hem teknik direktörlerin hem de federasyon başkanlarının sorumluluğu üstlenerek hemen istifa etmiş olmalarına rağmen, ülkemizde benzer bir durumun yaşanmaması, aksine tam tersinin olması kabul edilemez. Bu konudaki spekülasyonlara girmek istemem; ancak hakemleri soyunma odasına kilitleyerek hapseden bir başkanın ve bu durumu normal kabul eden teknik direktörün hiç zaman kaybetmeden istifa etmeleri gerekmektedir.
Şimdi gelelim işin özüne. Spor, modern toplumlarda yalnızca fiziksel bir etkinlik alanı olmanın ötesinde; toplumsal bütünleşme, kültürel temsil, ulusal kimlik ve uluslararası görünürlük açısından stratejik bir değer taşır. Ülkelerin sportif başarıları; spor politikalarının niteliği, kurumsal yapılanmaları, insan kaynağı yatırımları ve uzun vadeli planlama kapasiteleriyle doğrudan ilişkilidir.
Bu bağlamda, Türk sporunun son yıllarda gerek ulusal gerekse uluslararası platformlarda sergilediği dalgalı başarı grafiği üzerinde artık ciddiyetle durulması gerektiği açıktır. Yapısal sorunları çözmeden bir yere ulaşamayacağımız da ortadadır. Farklı branşlarda zaman zaman elde edilen bireysel veya takım başarılarına rağmen sürdürülebilir ve istikrarlı bir çıkışın yakalanamamış olması, spor kamuoyunda ve spora gönül vermiş tüm paydaşlarda haklı bir rahatsızlık yaratmaktadır.
Bu rahatsızlığın en somut göstergelerinden biri, 2024 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları olmuştur. Türkiye, olimpiyatlar tarihinde ilk kez altın madalya kazanamadan oyunları tamamlamış; madalya sıralamasında sportif ve ekonomik açıdan kendisiyle karşılaştırılabilir birçok ülkenin gerisinde kalmıştır. Olimpiyatlar gibi küresel ölçekte prestiji yüksek organizasyonlar, ülkelerin spor sistemlerinin adeta aynası hâline gelmiştir. 2025 Milano Kış Olimpiyat Oyunları’na ise değinmek bile istemiyorum; orada adeta yoktuk.
Ardından, 2026 Dünya Futbol Şampiyonası öncesinde beslediğimiz umutlar, daha grup aşamasında üst üste alınan iki yenilginin ardından sona erdi. Eve dönüşümüz bizleri her ne kadar üzmüş olsa da bu sonucu; içinde bulunduğumuz politik, sosyoekonomik ve spor yönetim anlayışının yetersizliğine bağlayabiliriz. Dolayısıyla bu sonuç yalnızca bir turnuva başarısızlığı olarak değil, Türk sporunun mevcut yapısal sorunlarının bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Bu durum beklentileri karşılamamış, sporcuları, yöneticileri ve kamuoyunu derinden üzmüş; aynı zamanda kapsamlı bir değerlendirme ihtiyacını da kaçınılmaz hâle getirmiştir.
Bu durum, daha önce de defalarca söylemeye çalıştığımız gibi; her alanda olduğu gibi spor yönetimindeki liyakatsizlikten, yanlış yönetim anlayışından, turnuva başlamadan önce verilen olağanüstü vaatlerden (villalar ve yüksek para ödülleri), fizyolojik hazırlık kadar hatta ondan daha önemli olan mental hazırlığın yeterli düzeyde yapılmamasından ve bizlerin dahi bilmediği birçok baskı unsurundan kaynaklanmaktadır. İşte bu anlayışın hiç zaman kaybetmeden sona erdirilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde bundan sonraki müsabakalarda benzer sonuçlarla karşılaşmamız kimseyi şaşırtmamalıdır.
Burada herhangi bir kişi ya da kurumu doğrudan sorumlu tutma arayışı yerine, hiç zaman kaybetmeden mevcut sorunları çok boyutlu bir bakış açısıyla ele almak ve çözüm yollarını ortak akıl temelinde tartışmak gerekmektedir. Bu bağlamda, başarısız olan kişilerin medeni bir şekilde sorumluluk üstlenerek görevlerinden ayrılmaları beklentimizdir.
Bu anlayış doğrultusunda, Türk sporunun mevcut durumunu yeniden değerlendirmek ve geleceğe yönelik stratejik öneriler geliştirmek zorunda olduğumuzu buradan bir kez daha hatırlatmakta yarar görmekteyim.

